29 Eylül 2009 Salı

Trajikomik araştırma...


. S Sevgili dostlar şimdi sizlere yıllardır maaşlarından kesilen pirimlerle sosyal güvenceye hak kazanmış ve başka olanakları olmadığı için gitmek zorunda kaldıkları bir eğitim ve araştırma hastahanesinin trajikomik araştırma hikayesini anlatacağım...
.
Aslında yazmadan önce epeyce düşündüm ama binlerce hastanında benim çektiğim sıkıntıyı yaşadıklarını, insan hayatına verilen değerin olmadığını düşününce yazmaya karar verdim...
.
Bayramdan on gün önceydi, gece korkunç bir başdönmesiyle uyandım...sanki bir mukava kutunun içerisinde uzay boşluğunda yuvarlanıyordum, adeta yerçekimi yok olmuştu. O an Ebru Gündeş aklıma geldi, oğluma seslenmek istedim ama o gücü bulamadım sesim bile çıkmıyordu, seslensem bile odamın kapısı kapalı olduğu, birazda uykusu ağır olduğu için beni duyamazdı. Yatağın içinde biraz doğrulmaya çalıştım ve Allahıma sığındım...
.
Sabah oğlum kalktığında halimden hemen anladı , rengim bembeyazmış...Hemen bana ayran yapıp getirdi, hiçbirşeyden iğrenmeyen ben; hayatımda ilk defa istifra ettim ve biraz açıldım...
Kedikızıma telefon ettik ve düştük hastahanenin yoluna...
.
Zaten opere edilen bacağımda unutulmuş olan , ya da yeniden türeyen tümörün ultrason sonucunu göstermek için plastik cerrahiye gitmeliydik...
.
Düşünün kanserli bir doku yüzünden bir bacağını kaybetmiş hastaya bir ay sonrasına gün vermişlerdi....
.
Ameliyattan önce emar için de üç ay beklemiştim. (oralarda dayımız yok ya)
.
Neyse...Hastahaneye ulaştığımızda önce plastik cerrahiye gittik...Aslında önce başdönmem için dahiliyeye gitmeliydik, belkide bir beyin kanaması başlangıcı olabilirdi ama plastik cerrahi cuma günleri öğleden sonra kapalıymış efendim....mecburen önce oraya gittik.
.
Doktor ultrason sonucuna şöyle bi baktı bi muayene etti, onkolojiye gidip mutlaka kemoterapilere başlamalısın dedi...Sordum acaba bu tümör ameliyatta unutuldumu yoksa yenimi üredi ?.. Yeni üremiştir dedi gayet rahat bir tavırla...hiç der mi unutmuşuz diye...
.
Oradan çıktık dooğru dahiliyeye, genç hanımhanımcık cici bir doktor; derdimi anlattım, bilgisayara bişeyler kaydetti, bize bir kağıt verdi bu tahlilleri yaptırıp gelin dedi...ama tansiyonumu ölçmedi, koskoca araştırma hastahanesinin tansiyon aleti bozukmuş :)
.
Oradan çıktık aynı katta bulunan kan tahlili yapılan bölüme, kanlarım kocakoca tüpler içerisine bir vampir edasıyla alındıktan ve kolumda kocaman bir morluk oluştuktan sonra sıra geldi idrar tahliline...Efendim idrar tahlili karşı binada yapılıyormuş...Hava yağmur, ben tekerlekli sandalyede tuttuk diğer binanın yolunu...İkinci kata çıkmamız gerekiyor ama asansörler birtürlü gelmiyor çünkü sedyelerle ilaç serum vs taşınıyor hasta asansörüyle, gelen asansörede zaten sağlıklı refakatçi ve ziyaretçiler canavar gibi saldırıyor...
.
Neyse kazasız belasız bi şekilde ikinci kata ulaştık...Uzuun bir kayıt kuyruğundan sonra elimize verdiler bi plastik bardak idrarı getirin dediler...
Wc ye gittik aaa o da nee?...wc nin kapısında bir karış yüksekliğinde iki kocaman basamak ve alaturka bir tuvalet...Madem burada idrar tahlili yapılıyor insan bir hasta tuvaleti yapmazmı?...Hiçmi engelli hastalar düşünülmüyor, bu resmen insanla dalga geçmek gibi birşey...Ehh onada ehh dedik sorduk soruşturduk alt katta varmış hasta tuvaleti, giitik ama kapısı kilitli. anahtar güvenlikteymiş, onuda hallettik ve bi parmak idrarımıza kavuştuk :) Bu kısım bitti......
.
Sıra geldi fiziğe...Raporum bittiği için yeniden kemik ölçümü yapılmadan ilaç yazılmıyormuş...hadiii görevli yemeğe çıkmadan yatişebilmek için koştura koştura kemik ölçümüne (bu arada koşturan kedikızım ben değil :)...ohhh neyse çok şükür burun farkıyla yetiştik...içeri girdiğimde ölçümü yapan bayanın yüzünde garip bir gülümseme....kapıdaki yazıyı görmedinizmi dedi...efendim cihaz bozukmuş, parçası yurtdışından gelecekmiş, bayramdan sonra , cihaz onarıldıysa telefon edip gitmeliymişiz...Ehhh onada pekii dedik..
.
Derken öğlen tatili oldu, gittik hastahanenin ön tarafındaki büyük kantine...hastahanede memnun kaldığım tek bölüm burası...çalışanları saygılı, terbiyeli, yiyecei içecekleri taze, temiz...bi güzel karnımızı doyurup, çaylarımızı içtikten sonra vakit geldi ve düştük onkolojinin yoluna...
.
Amanınn bi gittikki kavga düğüş, kıyamet kopuyor. Neymiiş oradaki sekreter kızlar sabah hazırladıkları hasta sırası listesini kaybetmişler...Ama bence kızların pek suçu yok...teknoloji çağındayız ama nedense onkoloji bölümünün numaratörleri çalışmıyor, fii tarihindeki gibi kağıt kalemle liste tutuyorlar...Zaten çok basık daracık boğucu bir yer ve içeride korkunç bir tuvalet kokusu...dayanamadım o yağmurda çıktım kapının önüne, biraz hava aldım o arada bize sıra geldi bilgisayara baktılar...
Aman tanrım benim adım kayıtlarda yok , oysa 3 ay önceden tüm raporlarım ve her iki doktorunda yazmış olduğu mektuplarla başvuru yapmış ve sıra için kaydolmuştuk...Ordamı burdamı şurdamı derken bir telefon geldi bulunduğumuz yere.Acil çıkmamız gerekiyormuş sel
uyarısıymış.. Hadii bütün herkes paydos...Tabii doğal olarak bizde kaldık bayram sonrasına.
.
İşte böyle arkadaşlar; bendemi bi uğursuzluk var yoksa yönetimdemi hata var siz karar verin artık...Bu yaşadıklarım trajikomik değilde nedir ?..
Biraz gözlerinizi yorup başınızı ağrıttım ama oooohhh çok rahatladım...
Birazdan tekrar aynı hastahaneye gidip aynı koşturmacaları yaşayacağız. Amaa bu sefer kameramıda götürüyorum, en uzun programa ayarladım aksayan ne varsa önce blog sayfalarımda, facebookta, olmadı basınla paylaşacağım...Herkes sessiz kalır, boyun eğerse bu düzen hiç değişmez, birilerinin bişeyler yapması gerekir, bende kendimce bukadarcığını yapmayı düşündüm..
Herşeyin başı sağlık..Hadi kalın sağlıcakla..Hepinizi çook seviyorum.
.
Afet
.
.
.

28 Eylül 2009 Pazartesi

William Shakespeare

Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...
.
William Shakespeare

.
.

24 Eylül 2009 Perşembe

Mavi liman...

.
Çok yorgunum,
beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın

Nazım Hikmet Ran


22 Eylül 2009 Salı

Beşi biyerde :)

Benim için altından çok daha değerliler,
şu güzelliğe bakarmısınız?...

19 Eylül 2009 Cumartesi

Şeker tadında bayramlar dileğiyle...

Sevdikleriniz ve sevenlerinizle birlikte
sağlıklı, mutlu nice bayramlar dilerim.
Aslında hergününüzün
bayram havasında olmasını isterim
Sevgiler
Afet
.
.
.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Paylaşım...

Poyraz (bitanecik torunum)
dondurmasından Fıstığada ayırmış
Ziyafet sonunda, önce eller temizlenir
Daha sonra kirlenen çarşaf yalanır :)
.
.
.

15 Eylül 2009 Salı

Kadir gecesi...


Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi,
adaletli yüce ALLAH kendisine dua edenleri
geri çevirmez.
Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmesine vesile olan
KADİR geceniz mübarek olsun.
.
.
.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Hoşgeldiniz dostlarım...


Hoşgeldiniz arkadaşlar, takı sayfamıda ziyaret etmek isterseniz
adresizi ziyaret edebilirsiniz
Sevgiler
Afet
..
.

11 Eylül 2009 Cuma

Karakediler uğursuzmudur?..

Dünya tarihinde kedilerden başka, önce tanrılaştırılan, sonra şeytanla özdeşleştirilip soykırımına uğrayan, sonra da tekrar evin baş köşesine yerleştirilen hiçbir canlı türü yoktur. Bir insanın önünden siyah renkli bir kedi geçmesinin uğursuzluk getireceğine ilişkin inancın kaynağının milattan önce 3000'li yıllara, eski Mısırlılara dayandığı biliniyor. O devirde kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta siyah dişi kedilerin tanrıça olarak kabul edildikleri kazı çalışmaları sonucu çıkan duvar kabartmalarından anlaşılmaktadır. O devirde Mısır'da kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile yapılmıştı. Evin kedisinin ölmesi aile için bir felaketti. Aile fakir veya zengin olsun fark etmez, kedi mumyalanır, çok güzel kumaşlara sarılır, hatta mezarında yanına kıymetli taş ve madenler bırakılırdı. Kedilerin Mısırlıları bu kadar etkilemesinin sebebinin çok yüksek yerden düştükleri zaman bile yara almadan kurtulmaları olduğu sanılıyor. Kedinin dokuz canlı olduğu inancı o zamanlarda gelişmiştir. Medeniyetler geliştikçe insanlarda kedi sevgisi de arttı. Hindistan'da, Çin'de kediler insana en yakın hayvan oldular. O devirlerde, bugünkü inanışın aksine kedinin birisinin önünden geçmesi o kişi için şans demekti. Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile ortaçağda, İngiltere'de başladı. Bağımsız, bildiğini yapan, "inatçı" ve "sinsi" karakteri, sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü. O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa'da histeriye dönüştüğü yıllardı. Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına dair kampanyalar başlatıldı. Siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştükleri konusunda korku dolu halk hikayeleri üretildi. Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte yakıldı. Fransa'da kral 13. Louis bu uygulamayı yasaklayana kadar her ay binlerce kedi yakıldı. Sonra da kedilerin popülaritesi tekrar yükselerek arttı.
.
Bence bütün kediler doğanın başyapıtlarıdır...
Önünden kara geçmesinin uğursuzluğu ise tamamen batıldır.....
.
.
.